Nazi Almanya’sında kadın olmak

Meriç GÖK yazdı: Kadın ve erkeğin görevleri çok hassas bir şekilde dağıtılmıştı. Her şeyden önce, annenin rolü kadın için belirleyiciydi. Erkek, ailenin sağlayıcısı ve koruyucusu olarak nitelendirilirken, Alman kadının “doğal” görevi, dünyaya mümkün olduğu kadar çok çocuk getirmek ve böylece “ari ırkın” yayılmasına katkıda bulunan çocuklar tarafından ulusa hizmet etmekti.

24 Temmuz 2022 12:09
Manşet Resimleri

 

Adolf Hitler ve onun Nasyonal Sosyalist Partisi 1933’te Almanya'da iktidara gelmeden önce, dünya düzenini erkek egemen olarak tanımlıyordu. Onun dünya görüşü, İncil'deki yaratılış hikâyesine göre boyun eğdirilen ve hizmet eden cinsiyet olan kadınların acizliğini içerirken, erkek cinsiyetini temsil eden Âdem, kadınlara hükmedebilirdi ve onlardan üstündü. Hitler’e göre siyaset yalnızca erkeklere mahsus olduğu için kadınların dünya tarihinde hiçbir yeri yoktu.  Halkı Aydınlatma ve Propaganda Bakanı Goebbels, Hitler’in bu konudaki şu görüşünü vurguluyordu: “ama erkeğe ait olan şeylerin de erkekte kalması gerektiği de unutulmamalıdır. Ve buna siyaset ve bir halkın kendini savunma yeteneği de dâhildir”  (Joseph Goebbels’in 19 Mart 1933 tarihine Berlin’de “Kadın” sergisinin açılışında yaptığı konuşmadan) ve ona göre “kadın erkek eşitliği” kavramı da Yahudiler tarafından önceden belirlenmiş cinsiyet düzenini yıkmak için icat edilmişti; “kadın erkek eşitliği hakkındaki söz ancak Yahudi zekâsı tarafından bulunmuş bir kelimedir ve kadının erkeğin dünyasını işgal etmesini doğru bulmuyoruz, ama bu iki dünyanın ayrı kalmasını doğal buluyoruz.” ( Hellwig, G. Weg zur Gleichberechtigung. In: Bundeszentrale für politische Bildung: Frauen in Deutschland. Informationen zur politischen Bildung, Heft 254)

 

Mart 1932'de Hitler değil, Hindenburg devlet başkanı seçildikten sonra, nasyonal sosyalistler kadınların rolü hakkındaki resmi görüşlerini değiştirdiler, çünkü siyasi muhalifleri kadın seçmenleri, kazanırlarsa onları erkeklerin itaatkâr hizmetkârları durumuna getirmek istedikleri konusunda uyarmıştı. Böylece Naziler bir söylem değişikliğine giderek kadınları, erkeklere yardım eli uzatması gereken aynı cinsiyetten üyeler ve iş arkadaşları olarak tasvir etmeye başladılar.

 

Kadın ve erkeğin görevleri çok hassas bir şekilde dağıtılmıştı. Her şeyden önce, annenin rolü kadın için belirleyiciydi. Erkek, ailenin sağlayıcısı ve koruyucusu olarak nitelendirilirken, Alman kadının “doğal” görevi, dünyaya mümkün olduğu kadar çok çocuk getirmek ve böylece “ari ırkın” yayılmasına katkıda bulunan çocuklar tarafından ulusa hizmet etmekti. “Kadının görevi güzel olmak ve dünyaya çocuk getirmektir. Buna karşılık erkek,  geçimi sağlar ve düşmanı savuşturur.” (Schneider, Wolfgang: Frauen unterm Hakenkreuz, Hamburg 2003, S. 15.)

 

Nasyonal sosyalizmde kadının rolü, ideolojik bir ideal olarak sürekli yüceltilen anneliğe indirgenmiştir. Üçüncü Reich'ın propagandasında, bir kadının varlığının tek nedeni, şefkatli ve sevgi dolu bir anne olması, Alman “Ari” ırkının gelecek neslini doğurması ve onları nasyonal sosyalist duygulara göre yetiştirmesi olarak görülüyordu.

 

Nasyonal sosyalistler tarafından yaygınlaştırılan bu anne olarak bu ideal kadın imgesi, dönemin Yahudi karşıtlığından ve Üçüncü Reich'ın ‘Yaşam Alanı’ (‘Lebensraum’) politikasının temel özelliklerinden de etkilenmiştir. Onların gözünde, yalnızca birinci sınıf bir “Ari” soyuna sahip Alman kadın, Alman “ırkının” devam etmesini sağlayabilirdi. “Bin Yıllık Reich”ın doğuya yerleşmesi ve onu Alman Reich’ına ilhak etmesi için Alman soyundan gelenlere ihtiyaç vardı ve doğum oranındaki artış, savaş için özellikle önemli olan daha sonraki askerlerin de güvence altına alınmasını sağlayacaktı.

Bu, kadınları, Alman Reich’ının geleceğinin omuzlarına dayandığı nasyonal sosyalist propagandada “ulusun kaynağı” haline getirdi. Alman kadınlarına, fedakârlık, sadakat, görev duygusu ve kendini feda etmeye istekli olmak gibi karakter özellikleri alenen bahşedilirken, kendilerine olan güvenlerini büyük ölçüde artıran Üçüncü Reich’ın yükselişinde önemli bir rol veriliyordu: “Erkek, halkının mücadelesinde ne fedakârlıklar yapıyorsa, kadın da bu halkın tek tek hücrelerinde yaşatılması için verilen mücadelede fedakârlık yapar. Dünyaya getirdiği her çocuk, halkının yaşamı ya da ölümü için verdiği bir savaştır.”( Hellwig, G.; a.g.e.) 

 

Führer için doğurmak

Hitler Almanya’sında annelik madalyası

 

Nasyonal sosyalistler, önceki yıllarda unutulan Anneler Günü'nü 1938’de tanıtmaya başladılar ve özellikle çok sayıda çocuğu olan kadınlara “Alman Ana’nın Fahri Haçı” ödülünü verdiler. Böylece anneler, Reich’a çocuk şeklinde yaptıkları katkının ne kadar önemli olduğunu öğreneceklerdi. Annelik haçı, özellikle onurlu ve saygın kabul edilen kadınlar için verilen bir devlet ödülüydü. Üçüncü Reich’ta, bu ödüller sadece askeri ödüllerle karşılaştırılabilirdi, çünkü nasyonal sosyalistler böylece “Doğum Savaşı”ndaki kadınların savaş cephesindeki askerler kadar başarılı olduklarını vurguluyorlardı. Ancak üç ila dört çocuklu olanlar güvence altına alınıyordu. “ Sen gelip geçicisin; yalnız senden sonraki nesillere verdiklerin kalır; onlarda yeniden dirilişi kutlarsın. Halkın sonsuza dek yaşacak!” deniyordu 1934 yılına ait Reich Halk Sağlığı Kurulu’nun çıkardığı “ Eş Seçimi İçin On Emir” başlıklı bir broşürde.

 

Bunun arkasında, dünyayı fethetme yüksek hedeflerini gerçekleştirebilmek için yaklaşan savaşta yeni askerlere ihtiyaç duyulması yatıyordu. “Anneler, beşikleriniz uyuyan bir ordu gibidir. Her zaman zafer kazanmaya hazırlar, bundan böyle asla boş kalmayacaklar.”  ( Die neue Gemeinschaft 1942, S. 175.)

Büyük, gösterişli ve katılanlara gurur veren törenlerle kutlanan Anneler Günü nedeniyle nasyonal sosyalist takvimin ayrılmaz bir parçası olan gerçek bir anne kültü oluşturuldu. Anneler Günü dolayısıyla düzenlenen bu törenlerde verilen şeref madalya, rozet ve belgeleri annelere, “Führer”e ve Alman halkına çocuk verdikleri için teşekkür etmek amacıyla kullanılıyordu.

 

NSDAP’nin ( Almanya Nasyonal Sosyalist İşçi Partisi) parti programında, ulusun sağlığının düzeltilmesi için annenin korunması sağlanmalı denilmektedir. Annelik kültü bu nedenle ırkçı politikayla sıkı ilişki içindeydi. “ Nasyonal sosyalist kadın imgesi aslında bir kadın değil, fakat bir anne imgesiydi: Dişi insan, neredeyse hiç ‘kadın’ olarak görülmüyor, fakat ‘anne’ olarak her zaman aynı görülüyordu; çünkü Nazi ideologlarının düşüncelerine göre kadın doğa tarafından belirlenmiş bir varlıktı.” diyor sosyolog Irmgard Weyrather.

.

1940 yılı Anneler Gününde Hamburg’da NSDAP madalya veriyor

 

Annelik madalyasını taşıyana kamu ulaşım araçlarında yer veriliyor; devlet dairelerinde ayrıcalıklı davranılıyor ve bu kadınlara yerel Hitler Gençlik örgütleri tarafından büyük saygı gösteriliyordu. Çocuk zenginlikleriyle anneler, deniliyordu Nazi düşüncelerinde, Ari ırkı destekliyor ve güçlendiriyorlar. Bu kadınlar, sadece doğurma işlevleri sayesinde öne çıkarılıyorlardı. Ödülle ilgili kimi alayların ― tabii gizliden gizliye― ortaya çıkmasında şaşılacak bir şey yoktur: Bu bağlamda annelik madalyası “tavşan madalyası” olarak nitelendiriliyor ve bunu gururla taşıyanlara halk arasında “muhteşem inek” deniliyordu.

 

Mümkün olduğu kadar çok “saf ırktan” ve “kalıtımı sağlıklı” olan çiftin bir çocuk ordusu dünyaya getirmesi için annelik madalyası dışında birçok parasal avantaj da sağlanıyordu: “Alman”  ve “kalıtım bakımından sağlıklı” genç ailelere evlilik yardımı; üçüncü çocuktan itibaren çocuk yardımı, vergi indirimleri ve “saf ırktan” olan ve açıkça Nazi olduğunu belirten ve tek başına çocuk yetiştiren anneler için yaşam kaynağı yuvaları ( SS’lerin veya üst düzey Nazilerin 1937-45 yılları arasında doğan evlilik dışı çocuklarının yetiştirildiği özel yurtlar. ç.n.) Çocuk aldıranlar ölümle cezalandırılıyordu ve doğum kontrol ilaçları çok sınırlandırılmıştı.

 

Tüm bu önlemler Alman ulusunun güçlendirilmesi içindi. Nazilerin görüşüne göre kendi ırklarını zayıflatacak her şey ortadan kaldırılmalıydı: “Kalıtımsal bakımdan hasta” olarak görülen Almanların zorla kısırlaştırılması, zorla kürtaj yapılması, sözüm ona “kalıtımsal hastalığı” olan insanların öldürülmesi; Nürnberg Irk Yasaları ve nihayet toplama kamplarında milyonlarca insanın öldürülmesi. Öte yandan nasyonal sosyalist annelik kültü, örneğin Yahudi anne söz konusu olduğunda, annelerin bilinçli imhası olarak tam tersine dönüyordu: Toplama kampına gelen Yahudi kadın, hamileyse hemen öldürülüyordu.

 

 

Johanna Aaarer: Nazi Almanya'sında erken çocukluk eğtiminin kuramcısı 

Aslında bir akciğer hastalıkları uzman hekimi olan Dr. Johanna Haarer, zamanla Almanya’da   ‒ 30’lu yıllardan itibaren ‒ erken çocukluk eğitimi alanında sözü dinlenen bir rehber, dahası Nazilerin bu alanda bir kuramcısı olmuştur.

 

Bilindiği gibi ebeveynlik rehberleri dünyanın her yerinde, ebeveynlerin çocuklarıyla ve ilgili sorular, endişeler ve korkularla başa çıkmalarına yardımcı olur. Yetiştirme ve bakım konusunda çok çeşitli sorulara cevaplar sağlarlar. Ancak, bu tür danışmanlar dönemin siyasi ikliminden muaf olmadıkları gibi çoğunlukla çocuklara vermek/aşılamak istedikleri değerler de egemen ideolojiye dayalıdır. Toplumun gelişimi, değişimi ve davranışı, ilgili dönemin anne-baba rehberlerine de yansıması kaçınılmazdır. Ancak bunun sadece olumlu etkiler yaratabileceği değil, aynı zamanda özellikle insanlık dışı amaçlar için de kullanılabileceği gerçeği, Nazi döneminden kalma eğitim rehberleri tarafından etkileyici  ‒ ama aynı zamanda şok edici ‒ bir şekilde gösterilmektedir. Ebeveyn kılavuzları ve çocuk kitapları, insanları manipüle etmek ve hatta bebekler dâhil en küçük çocuklara bile nasyonal sosyalist fikirleri aşılamak için özellikle propaganda amacıyla kullanılmış olduğu görülmektedir.

 

“Biz kadınları bekleyen en acil ve en zorunlu, en eski ve ebediyen yeni bir görevdir: Çocukları aileye, halka, ırka armağan etmek.” (Haarer 1940,s.9.)

 

İlk kez 1934’te yayımlanmış ve Dr. Johanna Haarer tarafından yazılmış olan“ Alman Anne ve İlk çocuğu” kitabının girişinden alınan bu ifade, eğitim rehberleri üzerindeki politik etkiyi sadece tek bir cümlede yansıtmaktadır.

 

Nazi döneminde eğitim konusunda araştırma yapanlar, mutlaka Dr. Johanna Haarer ismiyle karşılaşırlar. Haarer’in eserleri o zamanlar standart eserler olarak kabul ediliyordu. Johanna Haarer, bir anne ve yazar olarak çalışmalarına ek olarak, eyalet yetkilisi olarak da görev yaptı ve kendi ifadesiyle “anneliğin ve ailenin olası çöküşüne karşı” savaştı. Buna ek olarak, “Nasyonal Sosyalist Halkın Refahı”, “Anne ve Çocuk Yardımı” ve “Münih Anneler Okulu” gibi nasyonal sosyalistler tarafından yönetilen diğer kurumlarda yer aldı.

 

Savaşın bitiminden sonra Dr. Johanna Haarer tutuklanır ve bir yıl boyunca Amerikan toplama kamplarında hapsedilir. Toplama kamplarında Dr. Johanna Haarer doktor olarak çalışmasına rağmen, Nazi karşıtı koalisyon güçleri serbest bırakıldıktan sonra onun kendi muayenehanesini açmasına izin vermez. Haarer emekli olana kadar çeşitli sağlık kurumlarında çalışır; fakat gelirinin çoğunu yazarlıktan kazanır. Çocuklarının belirttiğine göre, ömür boyu hap ve alkol bağımlısı olan Dr. Johanna Haarer, 30 Nisan 1988'de Münih'te ölümüne kadar nasyonal sosyalizme bağlılığını sürdürmüştür.

 

Nazi Almanya’sının başlarında yani 30’lu yıllarda yüksek bebek ölüm oranı nedeniyle, erken çocukluk eğitimine olan ilgi yüksekti ve bu nedenle olsa gerek, bu alanda rehber kitaplara bir hayli ilgi duyulmaktaydı. İşte bu koşullarda Dr. Johanna Haarer de bir süre bebek bakımı konusunda gazete makaleleri yazmaya başlar.  Bunlar okurlar tarafından büyük bir ilgi görünce aslında akciğer uzmanı olan Haarer bu konuda bir kitap yazmaya karar verir. Bu kitap 1934’te Münih’te Lehmann yayınevi tarafından “Alman Anne ve İlk Çocuğu” adıyla yayımlanır.1936'da bu kitabın devamı niteliğindeki bir çalışma, yine Münih’te aynı yayınevi tarafından “Bizim Küçük Çocuğumuz” başlığı altında yayımlanır. Bu çalışma, küçük çocukların bakımı ve yetiştirilmesine adanmıştır. Haarer’in ilk çalışmaları sadece tematik olarak bebeklere, onların bakımına ve yetiştirilmesine yöneliktir. 1939’da yayımlanan “Anne, Bana Adolf Hitler'den Bahset!” adlı üçüncü kitabı, bir masal kitabı görünümünde fakat tam bir propaganda, üstelik son derece berbat bir propaganda çalışmasıdır ve bu niteliğiyle onun ilk iki kitabından büyük ölçüde farklıdır. 

 

Savaştan sonra, Dr. Johanna Haarer’in kitapları başlangıçta yasaklandı, ancak sonraki yıllarda Nazi dilinden arındırılarak ve yazara atıfta bulunmadan tekrar ortaya çıktı. “Küçük Çocuklarımız” 1964’e kadar birkaç kez yeniden basıldı, “Alman Anne ve İlk Çocuğu" da 1987'ye kadar fakat bu defa sadece “Anne ve İlk Çocuğu” başlığıyla birkaç kez yeniden basıldı. Savaşın sonunda, Haarer'in ilk çalışması zaten yarım milyon kopya satmıştı, ancak savaşın bitiminden sonra bile satışlar düşmedi, böylece kitabın yaklaşık 1,2 milyon kopyası 1987'ye kadar satıldı.

 

Alman Anne ve İlk Çocuğu”, nasyonal sosyalistler tarafından özel olarak desteklendi ve kısa süre sonra kendisinin de aktif olarak katıldığı Reich Anne Okullarında verilen NS Kadın Yetiştirme Derslerinde eğitim kurslarının temeli olarak hizmet etti. Bu anne yetiştirme kurslarına ülke çapında üç milyonun üzerinde anne veya anne adayı katılmıştır. Haarer'in bu çalışması sadece ebeveynler için bir rehber görevi görmedi, aynı zamanda ‒ Nazi rejiminin desteği sayesinde  ‒ anaokulu öğretmenlerine verilen eğitimin de temel ders materyali olarak kullanıldı. 

 

“ Yakın geçmiş devir […] tuhaf çiçeklere boy verdi. O zamanlar, çocuğun ruhunu gözlemleyerek ve araştırarak, yani psikolojiyi ve gerçek eğitimi tamamen unutan ve çocuğu gerçekte öndersiz/lidersiz yetiştiren bir anne-babalar ve eğitimciler tipi gelişti.” (Haarer s. 27.)

 

“Ciyak ciyak ağlayan ve isteksiz çocuk bile annesinin gerekli gördüğü şekilde davranmalı ve yaramazlık yapmaya devam ederse, bir nevi ‘etkisizleştirilmeli’; tek başına kalacağı ve davranışı değişene kadar görmezden gelineceği bir odaya götürülmelidir.”

 

Eserdeki diğer birçok pasajda olduğu gibi bu ifade de, Haarer’in anne-çocuk ilişkisini, çocukların iradesini kırmak için annenin azim ve kararlılıkla mücadele etmesi gereken, ikisi arasındaki bir çatışma olarak tasvir ettiğini göstermektedir. Rehber kitabında yazdığı gibi doğumun kendisi bile zaten bir mücadele olarak tanımlanıyor: “Doğum bitti [.] ama kadın bu mücadeleden yara almadan çıkmadı...” (Haarer 1940, s. 102). “Daima liderliği elinde tutmak için çaba sarf etmelidir” (Haarer 1940, s. 270) ya da “en başından itibaren çocuğa eşdeğer bir insan gibi davranılmalı, onunla mantıklı Almanca konuşulmalı ve ne bir evcil hayvan ne de bir oyuncak gibi davranılmalı. İnsanın çocuğuna sürekli şefkat […] yağdırması veya tereddüt etmeden onun tüm istek ve dürtülerine teslim olunması, özel bir anne sevgisinin işareti değildir. Bu tür maymun sevgisi çocuğu şımartır ama eğitmez” (Haarer 1940, s. 271) gibi ifadeler annenin doğumdan itibaren çocuğa karşı kendini savunması gerektiğini göstermektedir.

 

Haarer'in bu ifadesi, anneler ve çocuklar arasında sevgi ve şefkat temelinde oluşacak bir bağlanma duygusunun istenmediğini açıkça ortaya koyuyor. Görüldüğü gibi bir bebeğin duygusal olarak bağlanabileceği bir anne ile yakın bağlar kurması bu tür ‘tavsiyeler’ ile mümkün olmamakta ve esasen böyle bir bağlanma da istenmemektedir. Bu nedenle Haarer’e göre, doğumdan sonra, çocuklar anneden ve diğer herkesten ayrı bir odaya yerleştirilmelidir, “doğumdan ancak yaklaşık 24 saat sonra bebeğin sana (anneye, ç.n.) göğsüne yatırmak için getirilmelidir ” (Haarer 1940, s.117). Haarer’in erken çocukluk eğitimi, ilişki kurma yetersizliğine bağlı duygusal ilişki kuramamaya dayanan bir eğitimdir. Herhangi bir değere, ahlaka, kanaate, vicdana, dahası Führer dışında anne-baba dâhil hiçbir insana duygusal bir bağlılık duymayan faşist tipin her zaman her türlü amaç ve hedef için kullanılabileceği ve kullanıldığı açıktır.

 

“Alman Anne ve İlk Çocuğu” ve “Bizim Küçük Çocuğumuz” eserlerinin bilimsel analizleri ancak 1990'lı yıllardan itibaren yapılmaktadır. Hitler dönemi üzerine ve “Alman Anne ve İlk Çocuğu” hakkında araştırmaları olan yazar Sigrid Chamberlain, Nazi erken çocuk eğitimi kuramcısı Haarer hakkında Almanya’da yakın zamana kadar, yani bir hayli uzun süren bu suskunluğun bir nedenini şöyle açıklıyor: “Erken çocuklukta NS yetiştirilmesinden kaynaklanan bağlanma ve ilişki bozuklukları Almanya’da o kadar yaygın olabilir ki, bu konuyla ilgili bilimsel bir çalışma hâlâ çok acı verici görünüyor, daha yakından bakmak hâlâ çok fazla korkutuyor.” ‒ bunda pek de haksız sayılmaz. 

 

Kaynakça

Johanna Haarer, Die deutsche Mutter und ihr erstes Kind, 

Kathrin Zeilmann, Geburt für Führer, Focus Online.

Irmgard Weyrather, Mutterkreuze. Rassistische Orden des Geburtenkrieges, in: Beiträge zur feministischen Theorie und Praxis, Nr. 27 (1990)

Sigrid Chamberlain, Adolf Hitler, die deutsche Mutter und ihr erstes Kind: Über zwei NS-Erziehungsbücher, 1998.

Schneider, Wolfgang: Frauen unterm Hakenkreuz, Hamburg 2003.